KADİR GECESİNİN ÖNEMİ

KADİR GECESİNİN ÖNEMİ,KADİR GECESİNDE NELER YAPILMALI?

KADİR GECESİNİN ÖNEMİ

Ramazan-ı şerif ayı içinde bulunan en kıymetli gecedir. Bazı âlimlere göre Mevlid gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Kadir Gecesi, Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselamın ümmetine mahsus bir gecedir. Başka Peygamberlere böyle bir gece verilmemiştir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

“Allahü Teâlâ, Kadir gecesini ümmetime hediye etti, ondan önce kimseye vermedi.” [Deylemi]

Peygamber Efendimiz, daha önceki ümmetlerden bin sene cihad eden insanları düşünüp, benim ümmetimin ömrü kısadır, az ibadet ederler diye üzülünce, Allahü Teâlâ, “Kadir gecesi senin ve ümmetinindir” buyurup Habibinin kalbini ferahlandırdı. Hem de Kadir gecesi, her Ramazan ayında gelir.

Resulullah Efendimize kendisinden önceki insanların ömürlerinin ne kadar olduğu bildirilince, kendi ümmetinin ömürlerini kısa buldu, uzun ömürlü olan diğerlerinin işledikleri salih amelleri işleyemezler diye düşününce, Allahü Teâlâ Ona bin aydan hayırlı olan Kadir gecesini ihsan etti. (İ. Malik)

Resulullah Efendimiz, “Beni İsrail Peygamberlerinden 80 yıl Allahü Teâlâya ibadet eden oldu” buyurunca, Eshab-ı kiram hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam gelip; “Ya Resulallah, senin ümmetin bu Peygamberlerin, 80 yıllık ibadetine şaşarlar. Allahü Teâlâ sana ondan iyisini gönderdi” diyerek, (Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır) mealindeki âyeti okudu. (Tefsir-i Mugni)

Kadir gecesi hakkındaki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü Teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar, Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.” [Deylemi]

“İnanarak ve sevabını Allahü Teâlâdan umarak, Kadir gecesini ihya edenin geçmiş günahları affolur.” [Buhari, Müslim]

“Kadir gecesinde, bir kere Kadir suresini okumak, başka zamanda Kur’an-ı kerimi hatim etmekten daha sevaptır. Kadir gecesinde bir tesbih (Sübhanallah), bir tahmid (Elhamdülillah), bir tehlil (Allahü ekber) söylemek yedi yüz bin tesbih, tahmid ve tehlilden kıymetlidir. Bu gece koyun sağımı müddeti kadar [az bir zaman] namaz kılmak, ibadet etmek, bir ay bütün geceleri sabaha kadar ibadetle geçirmekten daha kıymetlidir.” [Tefsir-i Mugni]

“Kadir gecesi üç defa “La ilahe illallah” söyleyen müslümanın, birincisinde bütün günahları bağışlanır. İkincisinde Cehennemden kurtulur, üçüncüsünde Cennete girer.” [Tefsir-i Mugni]

– Kadir Gecesinin Kıymeti, Tesbiti ve İhyası :

Kadir gecesi Ramazan ayı içindedir. Kadir gecesinin hangi gece olduğu, kesin olarak belli değildir. Âlimlerimiz, (Allahü Teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruyorlar. O halde Allahü Teâlânın rızasına kavuşmak için, hiçbir iyiliği küçük görmemeli! Gazabı günahlar içinde saklı olduğu için, hiçbir günahı küçük görmemeli; orta namazı kaçırmamak için, beş vakit namazı vaktinde kılmalı; evliya halk arasında gizli olduğu için herkese iyi muamele etmeli. Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bilmelidir.

V.Necat’taki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Allah indinde en kıymetli gece, Kadir gecesidir.”

“Bin aydan daha kıymetli olan Kadir gecesinin hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.”

Kadir gecesi ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyledir:

“Kadir gecesini Ramazanın son on gününde arayın.” [Müslim]

“Kadir gecesini, Ramazanın son on gününün 21, 23, 25, 27 ve 29 gibi tek gecelerinde veya Ramazanın son gecesinde arayın. Sevabını umarak Kadir gecesini ibadetle geçirenin günahları affolur.” [İ.Ahmed]

“Kadir gecesi Ramazanın 27. gecesidir.” [Ebu Davud]

İmam-ı a’zam hazretleri, Kadir gecesinin, Ramazanın 27. gecesine çok isabet ettiğini bildirmiştir.

“Kadir gecesine rastlamış olan bir geceyi ihya eden, Kadir gecesini ihya etmiş gibi sevap kazanır” hadis-i şerifini düşünerek sık sık vaki olan 27. gece ihya edilirse, o gece Kadir gecesi olmasa bile, büyük sevaba kavuşulur.

Kadir gecesini soran bir zata, Peygamber Efendimiz:

“Bu yıl Kadir gecesi Ramazanın ilk gecesi idi geçti. 27. geceyi ihya et! Ramazanın 27. gecesini ihya edene, vücudundaki kıllar sayısınca, hac, umre, şehid ve gazi sevabı verilir” buyurdu.

Başka birisine de, “Bu yıl Kadir gecesi geçti, fakat Ramazanın 27. gecesini ihya et! Kadir gecesi sevabına kavuşursun. Şefaatten nasipsiz kalmazsın” buyurdu.

Hz. Âişe validemize de, “13. gece idi geçti. Kadir gecesini kaçırdıysan, 27. geceye kavuşursun. O geceyi ihya edersen, ahiret yolculuğu için azık olarak o geceki ibadet sana yeter” buyurdu.

Hz. Âişe validemiz, “Resulullah, Ramazanın son on gününde çok ibadet ederdi”buyuruyor.

Mübarek vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allahü Teâlâ, tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise; faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi azabının daha şiddetli olmasına ve Allahü Teâlânın, ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur.

Bu geceyi ihya için ilim öğrenmeli, mesela ilmihal okumalı, kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı Kerim okumalı, dua, tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevaplarını ölü diri bütün müminlere göndermeli! Kadir gecesini ihya edenin, Ramazan orucunu tutanın, haccı kabul olanın, bütün günahları affolursa da, namaz, oruç ve kul borçları ödenmiş olmaz. Bunları kaza ederek, ödeyerek borçtan kurtulmak gerekir.

Resulullah Efendimiz:

Kadir gecesinde, “Allahümme inneke afüvvün kerimun tühıbbül afve fa’fü anni”duasını okumayı bildirmiştir.
“Ya Rabbi, sen affedicisin, kerimsin, affı seversin, beni de affeyle” demektir.

– Kadir Gecesin Alametleri :

Kadir gecesi, açık ve sakin olur, ne sıcak, ne de soğuk olur. Ertesi sabah güneş, kızıl olup, şuasız doğar. Kadir Gecesinde köpek sesi duyulmaz diyen âlimler de olmuştur. Ubeyd bin Ömer hazretleri anlatır: Kadir gecesi denizde idim, denizin suyunu içtim, tuzlu değildi, tatlı ve hoş idi.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

“Kadir gecesi açık ve mülayim olur. Soğuk ve sıcak değildir, sabahında da güneş zaif ve kızıl olarak doğar.” [Taberani]“Kadir gecesi açık olur, sıcak ve soğuk değildir. Bulut yoktur. Yağmur ve rüzgar yoktur. O gecenin sabahının alameti güneşin şuasız doğmasıdır.” [Taberani]

“Kadir gecesi sabahı güneş şuasız olarak doğar. Yükselinceye kadar sanki büyük bir tabak gibidir.” [Müslim]

– Kadir gecesine rastlamak için Ramazanın gecelerini nasıl değerlendirmeli?

Ramazanın her gecesini Kadir gecesi bilerek hareket edilirse Kadir gecesine rastlanmış olur. Her gün en az şunlar yapılmalı:

1- Yatsı namazında zammı sure olarak Kadir suresini okumalı.
2- Kadir gecesi okunacak duayı okumalı.
3- Bir iki sayfa Kur’an-ı Kerim okumalı.
4- İlmihalden bir iki sayfa okumalı.
5- Az da olsa sadaka vermeli.
6- Gece seher vakti, iki rekat namaz kılıp, silsile-i aliyyeyi okuyarak, o âlimlerin hürmetine dua etmelidir.
7- Gündüzü de gecesi gibi kıymetli olduğu için gündüzleri de değerlendirmelidir.

kadirsure.gif

– Tesbih Namazı :

Günahların afvına vesîle olan tesbih namazı 4 rek’atlı bir namazdır. Bu namazı kılabilmek için şu tesbihi ezber bilmek icap eder: “Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym”

– Tesbih Namazının Kılınışı:

Kalben tesbih namazı kılmaya niyet edilir. “Allâhü Ekber” diyerek namaza başlanır.

Yukarıdaki tesbih:

“Sübhâneke…” den sonra 15 kere,
Zamm-ı sureden sonra 10 kere,
Rükûda 10 kere,
Rükûdan doğrulunca 10 kere,
Secdede 10 kere,
Secdeden doğrulunca 10 kere,
İkinci secde de 10 kere,
okunur.

Böylece birinci rek’at kılınmış olur. İkinci rek’ate kalkılınca Fâtiha-i şerîfeden önce yine 15 kere, diğer yerlerde de, tarif edildiği gibi 10′ar kere okunarak 4 rek’at tamamlanır.

Tesbih namazının diğer tarafları aynen diğer namazlarda olduğu gibidir. Fark sadece okunan tesbihlerdir. İkinci rek’atte oturulduğunda, “Et-tehiyyâtü…” den sonra, “Allâhümme salli…” ve “Allâhümme bârik…”, üçüncü rek’at için ayağa kalkıldığında da “Sübhâneke…” okunacaktır.

Tesbih namazında beher rek’atte okunan tesbih adedi 75′dir. Dört rek’atte 300 tesbih okunmuş olur.

– Kadir Gecesinde Ne Yapılır?

Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, bu mübarek gecenin kıymet ve faziletini şöyle beyan buyurmaktadır:

“Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.. O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar. O gece, esenlik doludur. Tâ fecrin doğuşuna kadar.” (Kadir Suresi )

Resul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz buyuruyor:

“Kim Kadir Gecesi’nde inanarak, ihlas ile o geceyi ibadetle geçirirse, geçmiş günahları bağışlanır.”

“Kadir Gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan, ondan nasibini almıştır.”

Müminlerin annesi Hz.Aişe (r.a.) şöyle diyor :

-Dedim ki: Ya Rasulallah, Kadir Gecesi’ni bilirsem onda ne şekilde dua edeyim? Şöyle buyurdu:

Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül afve fa’fü anni.
(Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle.)

Bu mübarek gecede dua sünnettir. O icabet vakitlerinden birisidir. Süfyan-ı Sevrî demiştir ki, o gece dua etmek, namaz kılmaktan daha sevaptır. Kur’ân okuyup da dua ederse güzel olur.

İbnü Hacer Heytemî Tuhfetü’l-Muhtâc’da der ki:

“Kadir gecesini görene, saklaması sünnettir. Onun kemâliyle faziletine ancak Allah Teâlâ’nın bildirdiği kimseler nail olur.”

Bu gece 4 rek’at Kadir Gecesi namazı kılınır:

1′inci rekatte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 “İnnâ enzelnâhü fî leyletil-kadr…“
2′nci rek’atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 İhlâs-ı şerîf,
3′üncü rekatte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 “İnnâ enzelnâhü fî leyletil-kadr…“
4′üncü rek’atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 İhlâs-ı şerîf,
okunur.

Namazdan sonra:

1 defa:

“Allâhü ekber. Allâhü ekber. Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber. Ve lillâhil-hamd”

100 “Elem neşrah leke sadrak…”
100 “İnnâ enzelnâhü fî leyletil-kadr…”

100 defa da Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in Hazret-i Âişe (r.a.) Vâlidemiz’e öğrettiği şu duâ okunup, sonra duâ yapılır:

“Allâhümme inneke afüvvün kerîmün tühibbül-afve fa’fü annî” (Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle.)

Mümkünse kandil gecesi olması hasebiyle bir de TESBİH NAMAZI kılmalıdır.

NAMAZIN FAZİLETİ

NAMAZ

Yüce Allah, insanı boş yere yaratmadığı gibi, başıboş da bırakmamıştır.Nitekim Kuran-ı Kerimde şöyle buyurulmuştur:

اَفَحَسِبْتُمْ اَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَاَنَّكُمْ اِلَيْنَا لَاتُرْجَعُونَ

Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”(Mü’minûn, 23/115)

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى

İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.”(Kıyâme, 75/36)

Cenab-ı Allah insanı “ibadet” ile sorumlu tutmuştur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ben cinleri ve insanları ancak bana “ibadet” etsinler diye yarattım” âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. (Zâriyât, 51/56).

İbadetler içerisinde bir ibadet var ki Kur’an-ı Kerim’de bulunan ayetler ile Sevgili Peygamberimizin hadislerini inceldiğimizde ön plana çıkmaktadır. Yüce Allah, ilk insan ve ilk peygamber Adem (a.s.)’den itibaren bütün insanları “namaz” ibadeti ile sorumlu tutmuş ve bütün peygamberler, kavimlerine “namaz” kılmalarını emretmiştir.1

Bu ibadet dinin direği, göz nuru, kalp aydınlığı, dünya ve ahiret güzelliği, sıkıntılara çözüm, kapalı kapıların anahtarı, gönül serinliği, kulu Rabbine yaklaştıran Namazdır. Namaz kulun miracıdır. Peygamber Efendimize miraçta emredilen beş vakit namaz ile her bir kul kendi miracını gerçekleştirmektedir.

Namaz İslam’ın beş temel şartından biridir. Kelimeyi Şahadetten sonra ilk emredilen ibadet namazdır. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde bu hususu şöyle ifade etmektedir.

بُنِيَ الإِسَلامُ على خَمْسٍ : شَهادَةِ أَنْ لا إِلهَ إِلاَّ اللَّه ، وأَنَّ مُحمداً رسولُ اللَّهِ ، وإِقامِ الصَّلاةِ ، وَإِيتاءِ الزَّكاةِ ، وَحَجِّ البَيْتِ ، وَصَوْمِ رَمضانَ

“İslâm beş temel üzerine bina kılınmıştır: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek. Namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” Buhârî, Îmân 1

Namaz; ilk defa farz kılınan, âhirette ilk sırada hesabı sorulacak olan ibadettir.2Çünkü namaz, dinin direği3 ve imanın alameti4 ve amellerin en fazîletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır:

اي الاعمال افضل

Amel(ler)in Allah’a en sevimli olanı hangisidir?” sorusuna Peygamberimiz (a.s.),

الصلوة لوقتها Vaktinde kılınan namazdır5

اي العمل احب الى الله Hangisi daha fazîletlidir?” sorusuna ise yine

الصلوة لوقتهاVaktinde kılınan namazdır” cevabını vermiştir.6

Peygamberimiz;  “Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün olmazsa, kaybeder ve zararlı çıkar. Ebû Dâvûd, Salât 149

Onun için Peygamberimiz;

ركعتا الفجر خير من الدنيا وما فيها

İki rekât sabah namazının sünneti, bütün dünya ve içindekilerden hayırlıdır.”(Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn ve Kasruha, H.No: 1193)

Namaz, Kur’an’da doksandan fazla ayette zikredilir.

Kur’ân’da Yüce Allah,

فَاَقيمُوا الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

“… Namazı dosdoğru kılın, çünkü namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır” (Nisa: 4/103) buyurmaktadır.

namazların ilik ve son vakitlerini ve nasıl kılınacağını öğreten Peygamberimiz (a.s.)’dır. Ona da vahiy meleği Cibril (a.s.) öğretmiş ve ashabına,

صلوا كما ريتموني اصلي

Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın” buyurmuştur. 7

Bilindiği gibi beş vakit namaz, müslümanlara hicretten bir buçuk yıl kadar önce Hz. Peygamber’in miracı sırasında farz kılınmıştır.

Süleyman Çelebi buna işaretle;

‘’ Sen ki, mirac eyleyüb ettin niyaz,

Ümmetin miracını kıldım namaz’’,

Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:

وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: فُرِضَتْ عَلى النَّبىِّ لَيْلَةً أُسْرِىَ بِهِ الصَّلاَةُ خَمْسِينَ، ثُمَّ نَقَصَتْ حَتَّى جُعِلَتْ خَمْساً، ثُمَّ نُوَدِى يَا مُحَمَّدٌ: إنَّهُ لاَ يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَىَّ، وَإنَّ لَكَ بِهذِهِ الخَمْسِ خَمْسِينَ.

Hz. Enes (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (a.s)’a Mi’râc’a çıktığı gece elli vakit namaz farz kılındı. Sonra bu azaltılarak beşe indirildi. Sonra da şöyle hitap edildi:

“Ey Muhammed! Artık, nezdimde (hüküm kesinleşmiştir), bu söz değiştirilmez. Bu beş vakit, (Rabbinin bir lütfu olarak on misliyle kabul edilerek) senin için elli vakit sayılacaktır.” [Buhârî, Bed’ül-Halk 6, Enbiya 22, 43, Menâkıbu’l-Ensâr 42; Müslim, Îman 259, (162); Tirmizî, Salât 159, (213); Nesâî, Salât 1, (1, 217-223).]

Namaz Her Hâl Ve Şartta Kılınmalıdır.

Hiçbir şey; iş, ticaret, görev, meşgale ve mazeret mümini namazdan alıkoyamaz Öyle buyuruyor Allah:

رِجَالٌ لَاتُلْهيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّهِ وَاِقَامِ الصَّلوةِ وَايتَاءِ الزَّكوةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فيهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُ

Hiçbir ticaretin, hiçbir alış verişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı bir takım adamlar mescidlerde sabah akşam onu tespih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin kıvranacağı bir günden korkarlar.”(Nur, 24/37).

Bu görevin yerine getirilmesi için dinimiz her türlü kolaylığı sağlamıştır:

– Su bulamayanlar, teyemmüm ederek (Mâide, 6).

– Bir tehlikeden korkanlar yaya veya binit üzerinde (Bakara,239),

– Yolcular, dört rekatlı farzları ikişer rekat olarak 8

– Zaruret ve ihtiyaç halinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını öğle veya ikinde, akşam veya yatsı vaktinde birleştirerek9

– Savaş halinde olanlar, nasıl güçleri yetiyorsa o şekilde (Nisa, 4/102),

– Korku halinde olanlar, yürüyerek veya binit üzerinde (Bakara,239),

-Ayakta durmaya güçleri yetmeyen hasta ve özürlüler, oturarak, buna da güçleri yetmeyenler, yatarak namazlarını kılabilirler (Al-i İmran, 191)

Kadınların özel halleri, deli olmak, bayılmak ve unutmak hariç namaz kılmamanın hiç bir mazereti yoktur.

Değerli Mü’minler!

Allah’ın istediğişekilde maddî (Tevbe, 108) ve manevî (Maide, 56) kirlerden arındıktan sonra Rabbimizin,

وَقُومُوا لِلّهِ قَانِتينَ

Allah için kıyam edip divana durun” emri ile ihlasla, huşu içinde Allah’ın huzurunda duracağız.

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ …

yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne çevirin (Bakara, 2/144) emri ile kıbleye yöneleceğiz.

وَكَبِّرْهُ تَكْبيرًا…

O’nu tekbir ile yüceltin” (İsra, 17/111)talimatlarına uyarak niyet edip Allahü ekber diyerek namaza başlayacak, namazda sağa sola iltifat etmeyip sadece secde mahalline bakarak, elleri, ayakları ve diğer uzuvlarımızı saygı ifadesi olarak güzel bir vaziyette tutarak, dünya kelamı konuşmadan, vakar ve sükûnet içerisinde, kemal-i edeple;

فَاقْرَؤُا مَاتَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْانِ …

Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun (Müzzemmil,73/ 20) emri ile kıraatimizi yapacağız.

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا ارْكَعُوا وَاسْجُدُوا وَاعْبُدُوا رَبَّكُمْ وَافْعَلُوا الْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Rükû edin, secde edin” (Hac,22/ 77)emirleriyle ruku secde yapıp,

“فَاذْكُرُوا اللّهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَالَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ…”

Bilmediklerinizi size öğrettiği şekilde Allah’ı anın / namazı kılın (Bakara, 2/239) emirlerine uyup, zihnimizi dünya işleri ile ilgili kuruntulardan kurtararak tam bir konsantre içerisinde namazlarımızı Allah için kılacağız.Böylece;

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ اَلَّذينَ هُمْ فى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

Kurtuluşa eren müminler namazlarında huşu içindedirler” (Müminun, 23/1-2) âyetinde zikredilen niteliğe sahip olmuş olacağız.

Muhterem Mü’minler!

Hayatımızın en faydalı, en kıymetli dakikaları ibadetle geçirdiğimiz anlardır. Bu itibarla namazda acele etmememiz gerekir.

Çünkü Peygamberimiz:

“Hırsızlığın en kötüsü namaz vaktinden çalmaktır.”, “Ey Allah’ın Rasülü; kişi namazını nasıl çalar?” dediklerinde “rukü ve secdelerini tam olarak yapmaz” 10 buyurmuştur.

Kıldığımız namazı son namazımızmış gibi bütün varlığımızla Allah’a yönelerek ve huşu içinde kılalım. İman kalbine yerleşmiş ve gerçek mü’min niteliğini kazanmış bir müslümana namaz kılmak ağır ve zor gelmez (Bakara, 45).Mümin, namazlarına müdavimdir (Meâric, 22-23), namazlarını zevkle ve isteyerek kılar. Yüce Allah, Kur’ân’da, namazı üşene üşene kılmayı (Nisa, 142) ve terk etmeyi münafık (Tevbe, 54) ve kafirlerin niteliği olarak zikretmiştir (Müddessir, 44).

Namazlarını bazen kılıp bazen kılmayan, kılınca huzur, kılmayınca ızdırab duymayana, namazlarını gösteriş için kılana Kur’an-ı Kerîm ferman buyuruyor:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّينَ اَلَّذينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ

Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Gaflet içindedirler. Onlar gösteriş yaparlar. (Maun,107/4-5-6)

Namazı Terketmenin Hükmü

Farz oluşuna inanmadığı ve önemsemediği için namazı kılmayan kimse mü’min olamaz çünkü bu kimse Allah’ın kesin emrine inanmamaktadır. Farz oluşuna ve önemine inandığı halde tembelliği, ihmalkârlığı ve meşguliyeti sebebiyle şer’î bir özrü olmadan Beş vakit namız kılmamak Allah’a isyan etmektir, büyük günahtır. Yüce Allah Kur’ân’da, namazlarını kılmayan kimselerin cezasını çekeceklerini bildirmektedir:

فخلف من من بعدهم خلف اضاعوا الصلواة واتبعوا الشهوات فسوف يلقون غيا

“Onlardan (peygamber ve salih kimselerden) sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular. Bunlar, cehenneme atılacaklardır” (Meryem, 159).

Kıyamet günü, cehennemliklere, Cehennem’e girmenize sebep nedir, diye sorulduğunda, onların;

مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ {42}قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ {43} وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ {44} وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ {45} وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ

42- “Nedir sizi Sekar’a (Cehennem’e) sokan?” diye (sorulunca);

43- Suçlular der ki: “Biz namaz kılanlardan değildik.”

44- “Yoksula da yedirmezdik.”

45- “Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik.”

46- “Ceza gününü yalanlardık.” (Müddessir, 74/42-46) diyerek Kur’an-ı Kerim’de haber verilmektedir.

Bu konuda Allah Resulü şöyle buyuruyor:

بَيْنَ الكُفْرِ وَاﻹيمَانِ تَرْكُ اﻟﺼﻼةِ.

İman ile küfür arasındaki fark namazı terk etmektir” 11

Yine benzer bir hadiste de:

بَيْنَ الْعَبْدِ وَبَيْنَ الكُفْرِ تَرْكُ اﻟﺼﻼةِ .

Kul ile küfür arasındaki fark namazı terk etmektir12 buyurulmaktadır.

Peygamberimiz;

لا تتركوا الصلوة متعمدا فانه من ترك الصلوة متعمدا فقد برئت ذمة الله و رسوله

Namazı kasten terk etmeyin. Kim kasten namazı terk ederse, Allah’ın ve Resulünün zimmetinden beri olur13.

Peygamberimiz (a.s.), bir gün namazdan söz etmiş ve şöyle demiştir:”

من خافظ عليها كانت له نورا و برهانا و نجاة يوم القيامة و من لم يحافظ عليها لم يكن له نورا و لا برهانا و لا نجاة و كان يوم القيامة مع قارون ز فرعون و هامان و ابي ابن حلف

“Kim namazına devam ederse bu namaz kıyamet gününde onun için (karanlığa karşı) nur, (doğruluğuna) delil ve (azaptan) kurtuluş olur. Kim namazına devam etmezse onun nuru, delili ve kurtuluşu olmaz. O kimse kıyamet gününde Karun, Firavun, Haman ve Übey İbn Halef ile beraber olur14.

من ترك صلاة العصر فقد حبط عمله

Kim ikindi namazını terk ederse ameli boşa gider15

Efendimizin Taife davet için gitmesi, taşlanması ve neticede Cebraîl’in gelmesi…Uhud’da mübarek dişinin kırılması, Hz. Fatıma validemizin bedduasına iştirak etmemesi,

Hendek savaşında saldırının şiddetinden namazını kaçıran Peygamberimiz’in, “Bizi orta (fazîletli) namazdan (yani) ikindi namazından alıkoydular. Allah, onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun.” demesi. (Müslim, Mesâcid, 206. I, 437) namazın önemini göstermektedir.

Namazın Mükafatı

Yüce Allah, namaz kılanlara; merhamet (Tevbe, 71. Nûr, 56), bağışlanma, tükenmez rızık (Enfal, 3-4), cennet (Ra’d, 19,23. Mü’minûn, 1-2,9-11), büyük mükâfat (Nisa, 4/162) ve kendi rızasını (Tevbe, 72) va’detmiş, namaz kılan mü’minlerin müjdelenmesini istemiştir. (Hac, 34-35. Neml, 2-3). Peygamberimiz;

خمس صلوات افترضهن الله من احسن وضوءهن و صليهن لوقتهن و اتم ركوعهن و خشوعهن كان له على الله عهدا ان يغفر له و من لم يفعل فليس له على الله عهد ان شاء غفر و ان شاء عذبه

Allah, beş vakit namazı (kullarına) farz kılmıştır. Kim abdesti güzelce alır, beş vakit namazı vaktinde kılar, rükûunu, secdesini ve huşûunu tam yaparsa bu kimseye Allah’ın onu bağışlayacağı (ve cennete koyacağına) dair ahdi (sözü) vardır. Namazlarını kılmayan kimseye ise Allah’ın bir sözü yoktur. Dilerse onu bağışlar (ve cennetine koyar), dilerse ona azap eder.16

İnsan, “beşer” olması hasebiyle hatasız ve kusursuz olmaz. Günlük hayatında farkına varmadan madden ve manen, bedenen ve rûhen kirlenir. “Namaz” ise kusurların ve hataların bağışlanmasına vesile olur (Hûd, 11/114).

Peygamberimiz (a.s.), الصلوات الخمس و الجمعة الى الجمعة كفارة لما بينهن ما لم تغش الكبائر

Beş vakit namaz ve Cuma namazı diğer Cuma namazına kadar büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde aralarında işlenen günahlara kefarettir” buyurmuştur.17

Namaz kılan Maddî ve manevî kirlerden temizlenir

Peygamberimiz (a.s.), beş vakit namazını kılan kimseyi günde beş defa bir nehirde yıkanan kimseye benzetmiştir:

ارايتم لو ان نهرا بباب احدكم يغتسل فيه كل يوم خمسا ما تقول ذلك يبقى من درنه

Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir ırmak olsa ve burada günde beş defa yıkansa bu kimsede hiç kir kalır mı? (Sahabenin);

قالوا لا يبقى من درنه شيئاHayır hiç bir kir kalmaz’ diye cevap vermeleri üzerine

قال فذالك مثل الصلوات الخمس يمحوا الله به الخطاياİşte beş vakit namaz da böyledir. Allah, bu sebeple günahları temizler, yok eder”18.

Günde beş vakit namazını kılan manevî kirlerden temizlendiği gibi dış çevre ile sürekli temas halinde olan organlar günde beş defa yıkandığı için kirlerden ve bulaşıcı mikroplardan temizlenmiş olur.

Vücut, elbise ve namaz kılınacak yeri temizlemek namazın şartı olduğu için namaz, kişiyi temiz olmaya mecbur eder.

Namaz insanın kötülüklerden uzak kalmasını temin eder. Her türlü haramlardan, çirkin söz, fiil ve davranışlardan uzak kalmasını sağlar.

اُتْلُ مَا اُوحِىَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلوةَ اِنَّ الصَّلوةَ تَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّهِ اَكْبَرُ وَاللّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ

“(Ey Peygamberim!) Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı doğru kıl. Çünkü namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir (Ankebut: 29/45) anlamındaki âyet bunun açık delilidir.

Beş vakit namazını kılan kimse, kibir ve gururdan kurtulur. Alnının secde koyan insan, kul ve yaratılmış olduğunun farkına varır, dinin haram kıldığı kibir ve gururu terk eder.

Namaz kılan insanlara melekler dua ederler. Bir hadiste şöyle buyrulmaktadır. “Sizden biriniz, abdestini bozmadan namaz kıldığı yerde oturduğu müddetçe, melekler kendisine:

Allahım! Bunu bağışla, buna rahmetinle muamele et, diye dua ederler.” O kimse  namazı beklediği sürece namazda imiş gibidir. Buhârî, Ezân 30,36

İlâhî murakabe altında olduğunun farkında olur. Peygamberimiz (a.s.),

يتعاقبون فيكم ملائكة بالليل و ملائكت بالنهار و يجتمعون في صلاة الفجر و العصر ثم يعرج الذين باتوا فيكم فيسئلهم و هو اعلم بهم كيف تركتم عبادي فيقولون تركناهم و هم يصلون و اتيناهم و هم يصلون

Gece ve gündüz melekleri sizi takip ederler. Sabah ve ikindi namazlarında toplanırlar. Sonra sizinle geceleyen melekler, ilâhî huzura çıkarlar. Rab’leri onlara, “-onları en iyi bir şekilde bildiği halde- kullarımı nasıl terk ettiniz?” diye sorar. Melekler, “onları namaz kılarken terk ettik ve namaz kılarken bulduk” cevabını verirler” demiştir.19

Namaz kılan Allah’ı anmış olur

İbadetlerden maksat Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmanın en güzel yollarından biri Kur’ân-ı Kerim okumak ve namaz kılmaktır. Yüce Allah,

اقم الصلوة لذكري “Beni anmak için namaz kıl” buyurmuştur (Taha, 14). Namaz kılan kimse hem Kur’ân okumuş, hem Allah’ı tekbir, tespih ve dua ile anmış olur. Her türlü zikir namazda toplanmıştır.

Namaz insanın halifesi olduğu yeryüzündeki tüm varlıkların tesbihini Allah’a sunuşudur.” Dağlar, ağaçlar, bitkiler devamlı şükür ve tesbih halinde, kıyamı temsil ediyor. Hayvanlar devamlı rükûda, rükûu temsil ediyor. Balıklar, sürüngenler, taşlar devamlı secde halinde. Ama diyeceksiniz ki, dağlar, taşlar, hayvanlar ve bitkiler hiç tesbih eder mi? Kur’an’da Rabbimiz;

تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه وَلكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَليمًا غَفُورًا

Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır. (İsra, 17/44)

Yerde çiçekler, arşta melekler, bütün kevn-û felekler Hakk’ı zikreyler.

Hayât ve memât, cemâdât ve nebâtât, bütün kainât Hakk’ı zikreyler.

Gözlerden yaşlar, akmaya başlar, dağlar ve taşlar Hakk’ı zikreyler.

Ey gafil insan! Mabettir cihan, her şey her an Hakk’ı zikreyler.

Kalk, gafil olma, zulmette kalma, madde ve mana Hakk’ı zikreyler.

Namaz, nerede olursak olalım bizimle olan Allah’la beraber olmadır. Dostumuz, yardımcımız olan Allah’ın huzuruna varmadır.

Namazda öyle bir zaman dilimi var ki, Efendimiz tarafından Yaratana en yakın olduğu an olarak kabul edilmiştir. İlgili hadis şöyledir. “Kulun rabbine en yakın olduğu hâl secdede bulunduğu hâldir. Bi­naenaleyh siz (secdede) duayı çok edin” Müslim, “Salât”, 215

İşte onun için namaz mü’minin miracıdır. Her türlü kötülükten, günahtan, pislikten, dünyadan, masivadan arınıp, kulluk nişanını takınıp Allah’ın huzuruna yükselmedir.

 

 

 

 

Fıtır Sadakası (Fitre) ve Önemi

İçtimaî birer varlık olan insanların statü itibariyle birbirlerinden farklı olabilecekleri gibi, bazılarının zengin, bazılarının da fakir olması doğaldır.  Toplumların mutluluğu, huzur ve sükûnu sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya bağlıdır. Bunun içindir ki dinimiz zekât, sadaka ve infak gibi malî ibadetlerle zenginin fakire yardım etmesini emretmiştir. Hatta bu yardım etmeler bazen nafile bazen vacip bazen de farzdır. Böylece ictimaî yardımlaşmanın sürekliliği ve sınırsızlığı sağlanmıştır. Allah Teâlâ infakın yani fakir ve fukaranın ihtiyaçları için sarfiyatta bulunmayı mümin ve muttakilerin özelliklerinden olduğunu buyurur: “Onlar gayb’a iman ederler. Namaz kılarlar. Ve kendilerine verdiğimiz rızktan yerli yerince sarf ederler.”  (1)

“Sadaka” deyince zekât dışında ibadet niyetiyle fakirlere yapılan yardımlar akla gelirse de sadaka boyutu geniş olan bir kavramdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in hadislerinde “sadaka” olarak değerlendirilen hususlardan bazıları şunlardır: “Yırtıcı hayvanların yediklerinden dolayı sahibi için sadaka vardır.” (2) “Din kardeşinin yüzüne gülümsemen senin için bir sadakadır.” (3)  “Şüphesiz kıyamet gününde müminin gölgeliği sadakası olacaktır.” (4) “İyiliği emredip kötülükten sakındırman bir sadakadır.”  (5)  “İnsanların gelip geçtiği yoldan taşı, dikeni, kemiği, -eziyet verici her türlü nesneyi-  kaldırman senin için bir sadakadır.” (6)  “Allah’ın kullarına selâm vermen sadakadır.” (7)  “Güzel söz sadakadır.” (8) “Kuyudan kova ile çektiğin sudan din kardeşinin kovasına su dökmen yine senin için bir sadakadır.” (9) “Yolunu kaybetmiş kişiye doğru yol göstermen bir sadakadır.”  (10)

Ramazan Bayramı’ndan önce fakir ve fukaranın ekonomik problemlerinden uzak, huzur ve sevinç içerisinde bir bayram geçirmelerini temin etmek için kendilerine yapılan malî bir yardım olan “fıtır sadakası”  ise,  Ramazan ayının sonuna yetişen ve zarurî ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı mala sahip her hür müslümanın vermesi vacip olan bir sadakadır. Buna yalnız “fıtra” da denir ki  “el-fıtra”  insan olarak yaratılışımız için verilen bir sadakadır. (11)

Fıtır Sadakasının Hükmü

Sadaka deyince zekât dışında ibadet niyetiyle fakirlere yapılan yardımlar akla gelir.

Fıtır sadakası ise,  Ramazan ayının sonuna yetişen ve zarurî ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı mala sahip her hür müslümanın vermesi vacip olan bir sadakadır. Buna yalnız “fıtra” da denir ki  “el-fıtra”  insan olarak yaratılışımız için verilen bir sadakadır. Bilindiği gibi bu malî ibadetin vucûbiyeti zekâttan önce olup(12),  hicretin ikinci yılında oruç ile beraber farz veya vacip kılınmıştır.  (13)   Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre fıtır sadakası farzdır. Hanefî mezhebine göre ise vaciptir.  (14) Yani hiçbir İslâm âlimi bu malî ibadeti inkâr etmemiş, bilâkis bu hususta icmâ’ (ittifak) ettiler, görüş birliğine vardılar. (15)  Zira Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke’de bir münâdî (çığırtkan) vasıtasıyla halka: “Dikkat edin! Fıtır sadakası her müslüman erkek, kadın, küçük ve büyüğe vaciptir.” (16)  duyurusunu yaptırmıştı.

Fıtır Sadakasının Kimlere Vacip Olduğu Ve Nisabı

Fıtır sadakası müslümanlara yönelik malî bir ibadettir. Yani fıtır sadakasını zengin olan müslümanlar verir. Müslüman olmayanlar, fitre vermekle mükellef değildir. Çünkü fitre malî bir ibadettir. Oysa kâfirler ibadet ehlinden değildir. (17) Ayrıca bu ibadet hür kimselere yöneliktir. Köleler fıtır sadakasıyla mükellef değildir. (Kölenin) Efendisi müslüman ise onun (kölenin) adına fitresini verecektir. (18)

Fitre hususunda üzerinde durulması gereken önemli bir husus ise nisap miktarıdır. Bilindiği gibi fitre vermek için aslî ihtiyaçlardan başka muayyen ölçüde bir mala sahip olmak gerekir. Buna da  “nisap” denir. (19)  “Aslî ihtiyaç” terimi ile ev, elbise, binek (20) ve kendisi ile ailesinin bir aylık veya diğer bir görüşe göre bir yıllık nafaka kastedilir. Bu gibi zarurî ihtiyaçlar dışında 561 gr. gümüş veya 81 gr. altın veya bunların değerine eşit olabilecek mala sahip olan dinimizce zengin sayılır ve fitre vermekle mükelleftir. Bu miktar mala sahip olan kimseye kurban vacip olduğu gibi zekât ve fıtır sadakası alması da haramdır. (21)

Yukarıdaki görüş Hanefîlerin benimsediği görüştür. Yani bir kişiye fıtır sadakasının vacip olabilmesi için kişinin nisaba malik olması gerekir. (22) Zira Hz. Peygamber (s.a.v) “Sadakayı ancak zenginler verir.” (23)  buyurmuşlardır. İmam Şâfiî (h.150–204/m.767820)’ye göre; ev, elbise gibi zarurî ihtiyaçlarından başka bayram günü ile gecesine mahsus yani 24 saat kendisiyle aile fertlerine yetecek derecede malı olan kimse dahi fitre vermekle mükelleftir. (24) İmam Mâlik (h.93–179/m.711–795) ve Ahmed  b. Hanbel (h.164–241/m.780855)  de bu görüştedir. (25)

Fıtır sadakası, Ramazan Bayramı sabahına zengin ve hür olarak ulaşan her müslüman üzerine vaciptir. Nisap miktarı mala sahip olan kişi hem şahsı için hem de akıl baliğ olmayan çocukları için müslüman olsun olmasın köle ve cariyesi için de fıtır sadakası verecektir. Veli nisap miktarı mala sahip olan çocuk veya delinin fıtır sadakasını şahsî mallarından verebilir. Şayet velileri fıtır sadakalarını vermemişse kendileri baliğ olduktan sonra veya aklî dengeleri düzeldikten sonra öderler. Bu gibilerin yani nisap miktarı mala sahip olan çocuk ve zengin olan mecnunun fıtır sadakasının velileri tarafından ödenmesi gerektiğini söyleyen İslâm âlimleri de vardır. Hanefî mezhebine göre kişi hanımının fıtır sadakasını vermek mecburiyetinde değildir. (26)  Şâfiî (27),  Hanbelî ve Mâlikî mezheplerine göre ise, koca, kadın namına fitresini öder.  (28)  Keza kişi, akıl baliğ olan çocuklarının fıtır sadakasını da vermekle mükellef değildir.  (29) Fakat kendi malından hanımını ve büyük olan çocuklarının fitrelerini müsaadeleriyle verebilir. (30)  Ayrıca kendi idaresinde bulundukları takdirde izinleri olmaksızın vermesi de kâfidir. Çünkü bu halde âdeten izin vardır.  (31) Fıtır sadakası niyet edilerek verilir. Niyetsiz verilemez. Aile efradının izin vermesi ise niyet hükmündedir. (32)

Kişi, zengin olan ana-babasının fıtır sadakasını vermek mecburiyetinde değildir. Fakat ana–babası fakir ve aklî dengeleri bozuk ise ana-babasının fıtır sadakalarını da verecektir. (33)  Fıtır sadakası, yolculuk, hastalık veya aşırı yaşlılık gibi meşru mazeretten dolayı oruç tutmakla mükellef olmayan kişi için de vaciptir. (34) Ramazan Bayramı’nın ilk günü fecrin doğumundan önce vefat eden, fakir düşen veya fecrin doğumundan sonra dünyaya gelen ya da müslüman olan kişiye fıtır sadakası vacip değildir. Fakat fecrin doğumundan (şafak söktükten, tanyeri ağardıktan) sonra ölen bir müslümana fıtır sadakası vacip olmuş olur.  (35) Binaenaleyh, vasiyet etmiş ise terekesinin üçte-birinden verilir. Varislerinin kendi mallarından vermeleri de caizdir. (36)  Anne karnındaki bebek için (cenin) fıtır sadakası gerekmeyeceği hususunda İslam âlimleri görüş birliğine varmışlardır. Ahmed b. Hanbel ise bu görüşe katılmaz ve cenin için fıtır sadakası verilmesinin iyi olacağını söyler fakat bunu vacip saymazdı. (37)

Fıtır Sadakasının Zekâttan Farkı

Fıtır sadakası, zekât gibi malî bir ibadet ise de bazı yönleriyle zekâttan farklılık arz eder. Zekât mal üzerine yüklendiği halde fıtır sadakası kişi başına yüklenmiştir. Ayrıca  “zekâtı verilecek olan malın nâmî (çoğalıcı) olma” şartı fıtır sadakasında aranmadığı gibi, aslî ihtiyaçlardan fazla olan malın üzerinden bir yılın geçmesi de(havl-i havelân) şart değildir. Keza nisap miktarı mala sahip olan kimse kendisine fıtır sadakası vacip olduktan sonra malı yok olsa zekâtın aksine bu malî ibadeti yerine getirmek zorundadır. Bu vecibe kendisinden sâkıt (düşmüş) olmaz. (38)

Fıtır Sadakasının Eda Zamanı

Fıtır sadakası, Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin doğumundan itibaren vacip ise de bundan önce verilmesi daha sevaptır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) fakirlerin ekonomik problemlerden uzak huzur ve sevinç içinde bir bayram geçirebilmeleri için bayram namazından önce verilmesini emrederdi.  Böylece fakir müslümanlar gönül hoşluğu içinde bayram namazını kılmak imkânına kavuşurlar. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v), Ramazan Bayramı’ndan birkaç gün önce bu malî ibadeti yerine getirmeleri için halkı uyarırlardı. Bu ibadetin bayramdan sonraya bırakılması haramdır, tehirle (geçiktirmeyle) sâkıt olmaz (düşmez), kazası gerekir. Fıtır sadakası, vücûbundan birkaç gün, birkaç ay hatta birkaç sene önce dahi verilebilir. (39) Çünkü bu durum, fakirin lehine olan bir uygulamadır.

Fıtır sadakasının bayramdan önce verilerek fakir ve fukaranın huzur ve sevinç içinde bir bayram geçirebilmelerini sağlamak amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdular: “Fıtır sadakasını oruç tutanları boş söz ve kötü iş işlemekten temizlemek, fakir kimseleri de doyurmak içindir. Kim onu bayram namazından önce verirse o kabule şayan bir bağış olur. Kim de onu namazdan sonraya bırakırsa normal sadakalardan bir sadaka olur.”  (40)

Niyet Ve Fakirin Onurunu Korumak Hassasiyeti  

Fıtır sadakası, niyet edilerek verilir. Fakat fakire verilirken de bunun fıtır sadakası olduğunu söylemek şart değildir. Çünkü yapılacak yardımın  “fıtır sadakası” olduğunu söylememek, müslümanların izzet ve şerifini korumak bakımından daha iyidir. (41)

Kişi, fıtır sadakasını bir fakire verebileceği gibi birkaç fakire de dağıtabilir. Birkaç kişi fitrelerini birbirine karıştırarak birkaç fakire verebilecekleri gibi bir fakire de verebilirler. Bir diğer görüşe göre ise, bir kişi tek olan fitresini bir fakire verecektir. İki veya daha çok fukaraya dağıtması uygun değildir. Çünkü fıtır sadakasından maksat fakirin bir günlük de olsa ekonomik durumunu düzeltmektir. Bir (tek) fitrenin bölünmesi ise bu amacı tam olarak gerçekleştiremez.

Fıtır Sadakasının Kimlere Verileceği

Fıtır sadakası mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere gönderilmesi ise mekruhtur. (42)

Dinimize göre kimlere zekât verebiliyorsa aynı kişilere fıtır sadakası da verilebilir. Yani fıtır sadakası ile zekât, mesarif (dağıtılacak kişiler) bakımından aynıdır. Fakat fıtır sadakasın zekâttan farklı olarak zimmîlere de verilebileceğini söyleyen İslâm âlimleri de vardır. (43) Kur’ân-ı Kerîm’e göre zekât verilecek olan şahıslar şunlardır: “Zekâtlar, Allah’tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalpleri müslümanlığa ısındırılacaklara verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarf edilir. Allah bilendir, hâkimdir.” (44)  Fıtır sadakası fakir olan ana babaya, dedeye, nineye, çocuklara ve torunlara verilemez. Ayrıca erkek karısına, kadın da kocasına fıtır sadakası veremez. (45)

Fıtır Sadakasının Miktarı

Dinimizin her emir ve tavsiyesinde çeşitli hikmetler olduğu gibi, fıtır sadakasının miktarında da fakirleri korumak açısından büyük hikmetler vardır. Bilindiği gibi fıtır sadakasının miktarı buğday, arpa, hurma ve kuru üzümden tayin edilmiştir. (46)  Takdir edileceği gibi bu gibi mallar her zaman değerlerini koruyabilirler. Oysa fıtır sadakasının ölçüsü muayyen bir miktarda para alarak tespit edilseydi gıda maddelerinin değeri zaman zaman değiştiği için bu malî ibadet fakirin ihtiyaçlarını bazen karşılayamayacaktı. (47)

Fıtır sadakası buğday ve buğday unundan 1667 gr. veya bunların nakit karşılıkları kadardır. Memleketlere göre fiyatlar farklı ola bilir herkes bulunduğu memleketin rayicine göre müftülüklerin tespit edeceği miktarı fıtır sadakası olarak verebilir. Aslında fitre bir fakiri sabah ve akşam doyuracak miktaradır. Fitreyi zenginler verdiğine göre fakirin menfaati göz önüne alınarak verilmelidir. (48)

Fıtır Sadakasının (Vicdanî) Miktarı

Bir evde bir kişiye düşen masraf, sadaka-i fıtr’ın esasıdır. Müftülüklerin gösterdiği listelerdeki birimleri birer ruhsattır. Bir fabrikatörle ile bir işçinin ev masrafı aynı olmadığı gibi fitreleri de aynı olamaz. (49)

Fıtır Sadakasının Yararları

Fıtır sadakasının bayramdan önce verilerek fakir ve fukaranın huzur ve sevinç içinde bir bayram geçire bilmelerini sağlamak amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v): “Fıtır sadakası oruç tutanları boş söz ve kötü iş işlemekten temizlemek, fakir kimseleri de doyurmak içindir. Kim onu bayram namazından önce verirse o kabule şayan bir bağış olur. Kim de onu namazdan sonraya bırakırsa, normal sadakalardan bir sadaka olur.” (50) buyurmuşlardır.

“Sadaka sahibinden kabir hararetini def eder. Şüphesiz mümin kıyamet gününde sadakasının gölgesinde gölgelenecektir.”  (51) “Sadaka ancak malı çoğaltır. Öyleyse tasadduk ediniz ki Allah size merhamet etsin.” (52) “Mallarınız sadaka vererek koruma altına alınız. Hastalarınızı sadaka vererek tedavi ediniz. Belâları duâ ve yalvarışlarla karşılayınız.”  (53) “Yarım hurma ile bile olsa ateşten sakınınız.” (54)

Fıtır sadakasının gayesi sadece fakiri korumak değildir. Bu malî ibadette fakirler için pek çok faydalar olduğu gibi, fitreyi verenler için hem dünyevi hem de ölüm sonrası hayat için birçok faydalar vardır. Fıtır sadakası Ramazan Bayramı’ndan önce verilerek fakirinde ailesinin nafakasını temin etmek probleminden uzak huzur ve gönül hoşluğu içinde bir bayram geçirmesi sağlanır. Bunun da hem dünyada hem de ahirette mükâfatı vardır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v), “Kim bir müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse Allah da onun kıyamette bir sıkıntısını giderir.” (55)  “Kişi kardeşine yardım ettiği sürece Allah da ona yardım eder.” (56)  “Sadaka malı eksiltmez. İnsan affettikçe Allah da onun izzet ve şerefeni artırır.” (57) “Fıtır sadakası oruçlunun boş söz ve kötü işlerini temizler.”  (58)

“Kıyamet şehrine züğürt gitme. Gidip de hasretle bakınmaktan ne çıkar? Eğer aklının gözü varsa, gözünü karıncalar yemeden mezar için tedarikte bulun!” (59) sözüne kulak vermeliyiz. Çünkü Rabbimiz ahiret pişmanlığının faydasız olduğunu şöylece haber veriyor: “Nihayet onlardan birine ölüm gelince, “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım.” der. Hayır! Bu sadece onun söylediği –boş- bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar -devam edecek, dönmelerine engel (bir perde–Berzah) vardır. Sûr’a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır. Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar Cehennem’de ebedi kalacaklardır. Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.” (60)

Netice olarak, fakir ile aynı kıbleye yönelen varlıklı müslüman Allah’ın müjdesine kulak vererek neden fakire yardımcı olmasın?  “Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler işte onlar saadete erenlerdir.” (61)  âyeti ile Hz. Peygamber (s.a.v)’in  “Yarım hurma parçası ile dahi olsa Cehennem ateşinden sakının!” (62) hadîs-i şerîfine kulak vererek, fıtır sadakamızı asla ihmal etmeyelim, zamanında hak sahiplerine ödeyelim. Unutmayalım!  Hz. Peygamber (s.a.v) bize tembih ediyor: “Eğnûhum ani’l mes’eleti fî misli hâze’l yevm!”  (63) Yani: “Bu gibi günlerde (bayram)  onları dilenmekten kurtarınız!” diye.

KURAN-I ANLAMAK

    Kuran-ı Kerim; Yüce Râbbimizin Cebrail (a.s.) aracılığı ile Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirdiği ilâhi kanunların bütünüdür. Kuran-ı Kerim bütün akıl sahipleri için bir hidayet kaynağıdır.

Müslüman; Kuranın ihtiva ettiği itikâdi, ikti­sadî, içtimaî, hukukî ve ahlâkî bütün düsturlarının Cenab-ı Hak tarafından konulan ka­nunlar olduğuna İnanan ve bu İnancının gereğini yaşamaya bütün varlığıyla yönelen insandır.

Müslümanlar Kuran-ı Kerim’i okumak, an­lamak, ve yaşamakla emrolunmuşlardır. İnandığı ve Hayat Nizamı edindiği Kuran’a karşı Müminin ilk vazifesi O’nu sık sık okumak olmalıdır. Kuran’ın ilk emri “Oku” iken şüphe­siz Kuran’ı okuyamama diye bir mazeret olamaz. Her Müslüman Kuran’ı okumayı ken­disi bilmeli ayrıca aile fertlerine ve öğre­tebileceği kimselere öğretmelidir. Peygam­berimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Hadis-i Şerifle­rinde şöyle buyurmuşlardır: “Sizin en hayırlınız. Kuran’-ı öğrenenleriniz ve öğretenlerinizdir” “Her kim Kuran’dan bir harf okursa ona bir sevap vardır.Her bir sevap ise on katı ile mükâfatlandırılacaktır”. “Kıyamet gününde, Kuran, Allah’ın huzurunda kendisini okuyan ve yaşayan kişi için Allah (c.c..)’a niyaz eder;

“Ya Rabbi! Ondan razı ol der. Allah (c.c.)’da o kişiden hoşnut olur”.

Kıldığımız namazlarımızda Kuran okuyo­ruz. Her gün her an Kuran’la iç içe olmalıyız. Kuran-ı anlamalıyız ve O’na göre yaşamamız gerekmektedir. Müminin Kuran’a İmanı O’nu yaşamak içindir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “İşte bu (Kuran), indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Artık Kuran’a uyun ve Allah’tan  korkun ki size merhamet edilsin” (En’am Sûresi âyet: 155)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz Kuran’a göre hayatımızı yaşama­mız konusunda şöyle buyurmaktadır: “Kuran. maddi ve manevî bunalımların en hayırlı şifa kaynağıdır”.

“Kuran’a sarılınız. O’nu hayat rehberi tanıyınız. Çünkü O, Allah’ın kelâmıdır”.

“Allah’ın kelâmı (emir ve yasakları)’nın in­sanların koyduğu yasalara üstünlüğü;  Al­lah’ın yaratıklarına üstünlüğü gibidir.Yaratan,yarattıklarının ihtiyaçlarını da en iyi bilendir.Emirleri ve Yasakları da yaratılanların yararına uygun olarak koymaktadır.Genel olarak yararlı olan hiçbir şey yasaklanmamıştır.Kısacası Yaratan iyi,güzel ve faydalı işleri yapmamızı,kötü,çirkin ve zararlı işlerden de uzak durmamızı istemektedir.Yaratıcımızın koyduğu kurallar,evrensel normlardır.Zamanın değişmesi ile değişikliğe uğramazlar.Mesela:Hırsızlık,rüşvet,yalan,iftira,gıybet,şiddet,öldürme,içki,kumar ve benzeri yasaklar dünde kötü fiillerdi,bugün de kötü,kıyamete kadarda kötü olarak vasıflandırılacaktır.Bu hükümlerin kıyamete kadar değişmeden kalması ve doğru olduğunun bilinmesi,Yaratıcımızın, bizleri kötülüklerden koruma amaçlı yasaklarıdır.Hiç bir aklı selim kişi kalkıp da,hırsızlık veya diğer yasaklar güzel niye yasaklanıyor diyemez.Evrensel anlamda zararları,inanan,inanmayan akl-ı selim kişilerce bilinen gerçeklerdendir.

İşte bu sebepledir ki; Allah(c.c.), emir ve ya­saklarını ihtiva eden,  Kuran’la amel eden toplumları yükseltir. O’nun izinden gitmeyenleri de alçaltır.

Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi, inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kurandan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır.

Daha önceki yazılarımda da zaman zaman şiirlerinden alıntı yaptığım Emekli Kıdemli Kurmay Binbaşı Cengiz Numanoğlu beyefendi’nin iki ayrı şiirinden bazı bölümlerini aktarmak istiyorum:

 

Ey insan!Yaşıyorken,hem de Kurân çağında,

Çırpınıp duruyorsun,cehalet batağında.

Kalbin katı…Gözün kör…Başın kibir dağında,

Kurân sana gel diyor,bak bendedir adresin,

Ey Eşref-i mahlukat!..Daha Kurân nedesin!..

                                    Bırak..O “Çağdaşlar”,ne derse desin,

                                    Hayat bir sınavdır,bu hüküm kesin,

                                    Secde etki;varsın,Allah’a sesin;

                                    Sanma ki,önünde seçenekler çok;

                                    Ya Kurân, Ya Hüsran,üçüncüsü yok.        

 

 

Cenab-ı Allah,   Kuran’ı okuyan, anla­yan ve anladığı ile amel eden Müslüman­lardan olmamızı nasip eylesin.  Kuran, gönüllerimizin baharı, kalplerimizin şifası, hayat yolumuzun nuru ve kabirlerimizin aydınlığı olsun.

CENNET VE HURİ KAVRAMI

Onlar, yaptıklarına karşılık olarak, 15mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.16Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. 17,23Çevrelerinde, kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler –ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir– beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; hiç büyütülmeyen çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. 25Orada boş söz, saçmalama ve günaha sokan şeyleri işitmezler. 26Sadece söz olarak: “Selâm [sağlık, esenlik, mutluluk], selâm [sağlık, esenlik, mutluluk]!”

Klâsik eserlere bakıldığında, Allah’ın erkeklere iltimas yaptığı ve kadınları ikinci sınıf insan olarak yarattığı şeklinde yanlış bir izlenim verdikleri görülmektedir. Oysa Kur’an’da böyle bir ayrımın, iltimasın yapıldığını düşündürecek herhangi bir anlam bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla, erkek egemen kültürlerin penceresinden bakarak kadına düşük konumlar biçen dinî görüşler Kur’an’la özdeşleştirilmemeli, İslâm’a aykırı bu tür görüşler ihtiva eden meal ve tefsirlere de son derece ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Ayetlerin anlamlarında çarpıtmalar bulunan bu tür eserleri, meal ve tefsir çalışması yapanların tümüyle erkek oluşuyla ilişkilendirmek mümkündür. Mümin kadınların bu alanda ortaya koyacakları çalışmalar, kadın konusundaki yanlış değerlendirmelerin tashih edilmesinde önemli yararlar sağlayacaktır.

Konumuzla ilgili tahlile, kesin olarak bilinmesi ve hiç akıldan çıkarılmaması gereken bazı noktaların vurgulanmasıyla başlamayı gerekli görüyoruz:

Fizikî ve biyolojik yapımız, üzerinde yaşadığımız dünya koşulları ile uyum hâlindedir. Meselâ, ışığı görebilmemiz için gözlere, yaşamımızı sürdürebilmemiz için akciğer, karaciğer, mide, böbrek gibi iç organlara, neslimizi devam ettirmek için de üreme organlarına sahibiz. Bütün bu sistemik yapılar, evrenin işleyiş yasalarına uygun olarak hayatımızı sürdürmeye hizmet eden bir tasarımı yansıtmaktadır. Oysa ahirette yaşam ve yaşam koşulları değişecektir (Hicr/48). İster cennet ister cehennem olsun, ahiretteki koşulları, o yaşamın gerçeklerini bu dünya yaşamına uygun olan aklımızla, iz’anımızla, sezgimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Bu sebeple, ahiretle ilgili olan hususlar [meselâ cennetteki nimetler] bize hep sembolik olarak, örnekleri gösterilmek suretiyle ifade edilmiştir (Ra’d/35, Muhammed/15).

Zaten ahireti tasvir eden ayetlerin tümüyle incelenmesinden, bizim oradaki yaşama uyumlu bir yapıda olacağımız, yani yeniden diriltildiğimizde bilmediğimiz başka bir şekilde inşa edilmiş olacağımız anlaşılmaktadır.

Kur’an’ın açık ifadelerine göre; ölüm, hastalık, yorgunluk, açlık, susuzluk gibi kavramların hiçbirinin varlığı cennette söz konusu olmayacaktır. Orada nimetlerin yenmesi, içilmesi ihtiyaçtan değil zevkten, sefadan olacaktır. Rabbimiz oradakilere hiçbir kısıtlama getirmeyecek ve istedikleri her şeyi lütfedecektir (Fussılet/31).

Cennette hiçbir yasağın olmadığını, oraya girmeye hak kazanmış müminlere istedikleri her şeyin verileceğini bildiren ayetlere dayanarak denilebilir ki, cennette cinsel haz ve zevk isteyenlere de bu isteklerinin verileceğini düşünmek elbette ki mümkündür. Ama bu haz ve zevklerin tatmin aracı olarak orada da dünya hayatındaki eşler gibi, erkekler için kadın cinsinden, kadınlar için erkek cinsinden eşler verileceğini düşünmek yanlıştır. Çünkü Nisa suresinin 57. ayetinde ahirette verileceği belirtilen eşler, konumuz olan ayetlerde ve Tur suresinin 20. ayetinde bahsedildiği gibi, ahirete özgü ve orada yaratılacak olan eşler olup o eşlerin dünya hayatındaki eşlerle karıştırılmaması gerekir.

Dünya hayatında birbirinden farklı inanç ve amelleri olan eşler, eğer hak etmişlerse, evlâtları, ana babalarıyla beraber cennete gireceklerdir (Ra’d/23). Ama cennetten sahnelerin anlatıldığı pasajlar iyi tetkik edildiğinde, cennetteki bu beraberliğin dünyadaki eş, ana, baba, evlât konumları ile değil, ahbap, arkadaş konumu ile gerçekleşeceği anlaşılmaktadır.

Ahiretle ilgili Kur’anî bilgilerin özet olarak tazelenmesinden sonra, konu ile ilgili tahlil çalışmalarındaki ikinci aşama Arap dilindeki bazı teknik ayrıntıların incelenmesi olmalıdır. Diğer birçok dil gibi, Arapça da sözcüklerinde müzekker [eril] ve müennes [dişil] ayrımı olan bir dildir.

Meselâ Türkçede, ister kadın ister erkek olsun, üçüncü kişiler sadece “o” zamiri ile ifade edilirken, sözcüklerinde eril ve dişil ayrımı olan Arapçada üçüncü şahıs zamiri olarak erkekler için “hüve”, kadınlar için “hiye” sözcükleri kullanılır. Sözcüklerdeki eril dişil ayrımı Arapçada sadece şahıs zamirlerine mahsus olmayıp isim, fiil ve edat cinsinden tüm sözcüklerin yapısında görülmektedir.

Ayrıca Arapçada eril dişil ayrımlı sözcükler kapsamında ele alınabilecek başka genel ilkeler de mevcuttur. Bu ilkeler şunlardır:

  Tüm çoğul sözcükler dişil yapı ile ifade edilirler.

–  Cansız nesneler genellikle mecazen dişil kalıpla ifade edilirler.

–  Kanun, tüzük, yönetmelik gibi toplumu ilgilendiren resmî yazılar hep eril ifadelerle yazılırlar.

Arapçanın bu kuralları, Arapça inmiş olan Kur’an’da da aynen uygulanmış ve tüm çoğul sözcükler ve çoğul eşya isimleri dişil yapılarla ifade edilirken, topluma yönelik hükümlerde hep eril sözcükler kullanılmıştır.

Ancak Kur’an’da geçen bu ifadelerdeki erillik veya dişillik, sözcüklerin sadece dil tekniği bakımından gerekli olan bir şekil şartını ifade etmektedir. Bundan dolayı da o sözcüklerle ifade edilen varlıkların gerçek cinsiyetlerini göstermemektedir.

Meselâ, aşağıdaki ayette “korunup sakınanlar” olarak çevirdiğimiz “muttakîn” sözcüğü “cem’i müzekker [çoğul eril]” bir sözcüktür:

2-4İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ıssız yerlerde iman eden, salâtı ikame eden [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını oluşturan-ayakta tutan], kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden Allah yolunda harcama yapan, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden Allah’ın koruması altına girmiş kişiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur. (Bakara/ 2, 3) 

Eğer Arapçanın yukarda belirttiğimiz “topluma yönelik hükümlerin eril sözcüklerle ifade edilme kuralı” bilinmez veya dikkate alınmazsa, bu ayetten “korunup sakınanların, gaybe inananların ve salatı ikame edenlerin hep erkekler olduğu” yolunda yanlış bir anlam çıkarılabilir.

Aynı şekilde, yine bu kural bilinmeden veya dikkate alınmadan Müminun suresinin 1–11. ayetleri de yanlış değerlendirilebilir:

1Kesinlikle, inananlar durumlarını korudular/ zafer kazandılar.

2Onlar, salâtlarında [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olmalarında; toplumu aydınlatmaya çalışmalarında] gösterişsiz/ samimi olan kimselerdir.

3Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,

4Ve onlar, zekâtı işleyen/vergiyi veren kimselerdir,

5-7Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, –eşleri veya sözleşmelerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.–

8Ve onlar, emanetlerine ve antlaşmalarına riâyet eden kimselerdir.

9Ve onlar, salâtlarını [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumlarını] koruyan kimselerdir.

10,11İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine son sahip olan son sahiplerin ta kendileridir.(Müminün/ 1–11)   

Görüldüğü gibi, 1. ayette geçen “müminler” sözcüğü eril ve çoğul bir yapıdadır. Sözcüğün eril ve çoğul bir yapıda olması sebebiyle ayetten lâfız olarak “müminlerin erkek olduğu” yolunda yine yanlış bir anlam çıkarmak mümkündür. Diğer taraftan, aynı kural gereğince 2–11. ayetlerde yer alan ve eril çoğul yapıdaki “müminler” sözcüğüne gönderilmiş olan bütün “onlar” sözcükleri ve “onlar” sözcüğüyle ifade edilen kişilerin nitelikleri de eril sözcüklerle ifade edilmiştir. Dolayısıyla, eril ifadelere bakarak Müminun suresinin 1–11. ayetlerinden oluşan pasajda açıklananların kadınlarla hiç ilgisi olmadığı kanaatine varılabilir.

Elbette ki bu yaklaşım yanlıştır ve dinimiz açısından son derece vahim sonuçlara yol açabilir bir mahiyettedir. Çünkü yukarıdaki örneklerin dışında, salat, oruç, infak, sadaka, cihat, tövbe gibi Kur’an’daki bütün emirler ve yasaklar eril kalıplarla ifade edilmiştir. Arapçadaki bu önemli kuralı bilmemek veya bu kuralı hiç dikkate almamak insanı Kur’an’daki emir ve yasaklarla ilgili olarak kadınların Allah’ın muhatabı olmadığı veya kadınların mükellef kılınmadığı gibi yanlış kanaatlere götürebilir.

Mesela aşağıdaki ayetlere bakarak cennetin sadece erkeklere mahsus olduğu gibi çarpık bir anlayışa düşülebilir:

31-37Kesinlikle Allah’ın koruması altına girmiş kişiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân’dan [yarattığı bütün canlılara dünyada çokça merhamet eden Allah’tan] bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/ kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviyede tomurcuklar; çiçek bahçeleri, dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O’nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.– (Nebe’/ 31–36) 

Hâlbuki kadınların da Allah’ın emir ve yasaklarına muhatap oldukları ve mükellefiyetlerinin gereğini yerine getirmekten sorumlu tutulacakları tartışmasızdır. Bunun gibi, cennet de ödül olarak kadın ve erkek ayrımı olmadan Rabbimiz tarafından tüm hak edenler için hazırlanmıştır. Buna aykırı görüş ve kanaatlere sapmak, koyu bir cehaletten ve iz’anını kaybetmiş bir mantıktan başka bir şeyle açıklanamaz.

Bu cehalet ve çarpık mantığın yol açabileceği en rezil sonuç ise, birilerinin çıkıp “Allah da erkektir” diyebilmesidir. Zira Yüce Rabbimizi tanıtan ayetler de eril sözcüklerle ifade edilmiştir ve cehaletin karanlığında oluşmuş bir mantığın Kur’an’daki eril sözcüklere bakarak böyle bir batağa saplanması çok uzak bir ihtimal değildir.

Konumuz olan ayetlerin anlamlarının saptırılması da yine yukarıda belirttiğimiz kurallardan birinin bilinmemesinden ya da art niyetle ihmal edilmesinden kaynaklanmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu kural, çoğul sözcüklerin dişil yapıyla ifade edilmesi kuralıdır. Konumuz olan ayetlerdeki anlamsal saptırma, sözünü ettiğimiz kuralın bir gereği olarak dişil yapıda kullanılmış olan sözcüklerin anlamlarının da dişilleştirilmesi şeklinde gerçekleştirilmiştir. Oysa ayetlerdeki sözcüklerin kural gereği olarak dişil yapıda olmaları onların gerçekte de dişil oldukları anlamına gelmemektedir. Bu çoğul sözcüklerin, görünüşteki dişillikleri dışında, anlam olarak dişillikle hiçbir alâkaları yoktur.

Meselâ, Rahman suresinin aşağıdaki ayetlerinde sözü edilen eşler her ne kadar dişil sözcüklerle ifade edilmişlerse de, gerçekte cinsiyeti kadın olan eşler oldukları anlamına gelmemektedirler:

56Oralarda, daha önce bildik, bilmedik, geçmiş, gelecek hiç kimse tarafından dokunulmamış; el ve göz değmemiş, bakışlarını dikenler vardır.(Rahman/ 56)  

70O meyvelerin içlerinde iyilikler-güzellikler vardır.

71Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?

72Çadırlara kapanmış parlak gözlüler vardır.

73Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin; eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?

74Bunlardan önce onlara bildik-bilinmedik hiç kimse dokunmamıştır.(Rahman/ 70- 74)  

Bu eşlerin ne cinsiyetle ne de cinsellikle alâkası vardır. Ayetlerde geçen “dokunulmamış” sıfatından, Rabbimizin cennete girmeye hak kazananları ahirette kimsenin bilmediği yeni yaratılmış eşlerle eşleştireceği anlaşılmaktadır. Bu eşlerin insan tarafından bilinmeyen cinsten oldukları söylendiğine göre, “dişi” olarak nitelenmeleri de doğru bir yaklaşım değildir.

Bilgisizlik veya art niyetlerle yapılan çarpıtmalardan biri de, bu eşlerle ilgili olarak dinî kültürümüze yanlış geçmiş olan “huri” sözcüğü hakkındadır.

“Huri” sözcüğünün ne anlama geldiğinin iyi anlaşılması için öncelikle aşağıdaki ayetlerin incelenmesi gerekir:

51-57Şüphesiz ki Allah’ın koruması altına girmiş kişiler, Rabbinden bir armağan olarak güvenli bir makamdadırlar; bahçelerde ve pınarlardadırlar. Onlar, karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz, onları iri siyah gözlülerle/ en ideal tiplerle eşleştirdik. Onlar, orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve Allah onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.(Duhan/ 51- 57)

17-20Şüphesiz Allah’ın koruması altına girmiş kişiler, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevk ü sefâ sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. –“Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!”–

21Ve iman eden, soyları da iman ile kendilerine uyan kimseler; işte Biz, onların soylarını da kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir.

22Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerden bol bol sergiledik.

23Orada, kendisinde boş söz, saçmalama ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar.

24Ve kendilerine ait birtakım delikanlılar onların etrafında dönerler; sanki onlar sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.

25-28Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir.”(Tur/17- 28)

41-49İşte Allah’ın arıtılmış kulları, kendileri için belli bir rızık/meyveler olanlardır. Bol nimet cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde ikram görenlerdir.

İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş, kendisinde zararlı bir yön olmayan, sarhoşluk da vermeyen bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Yanlarında da gözlerini kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurta gibidir onlar. (Saffat/ 48, 49) 

Bu ayetin daha iyi anlaşılması için 40–49. ayetlerden oluşan pasajın okunmasını öneriyoruz.

Yukarıdaki ayetlerde “parlak iri gözlüler” olarak çevirdiğimiz sözcükler “ حورhur” ve “ عينıyn” sözcükleridir.

“Hur” sözcüğü “parlak siyah göz” demektir. Akı çok ak, karası da çok kara [parlak, ferli] olan ceylan gözü, sığır gözü gibi gözler için kullanılır.[3] Yapı itibarıyla çoğul olan bu sözcük, hem eril yapıdaki “haver” sözcüğünün, hem de dişil yapıdaki “ حوراءhavra” sözcüğünün çoğuludur.

Yani, hem erkeklerin hem de kadınların gözlerini ifade eder.

“ عينIyn” sözcüğü ise “karası çok, geniş gözlüler”[4] anlamındadır. Bu sözcük de hem eril yapıdaki “a’yün” sözcüğünün, hem de dişil yapıdaki “ayna’” sözcüğünün çoğuludur. “Iyn” sözcüğü, Arapların iri gözlü kadınlar için kullandıkları “ إمرئة عيناءimreetün aynaün” ve iri gözlü erkekler için kullandıkları “ رجل اعين racülün a’yünün” ifadelerinin her ikisini de anlam olarak tazammun eder.

Hem “hur” hem de “ıyn” sözcükleriyle ifade edilen gözler, Arapların çok beğendiği göz tipleridir ve hem kadının hem de erkeğin güzelliğini anlatmak için kullanılır.

“Hur” ve “ıyn” sözcükleri birlikte “Hurun ıynün” gibi kullanıldığında, anlam da “iri, parlak, geniş gözlüler” demek olur. Bu özellik, ayetlerde cennette verilen eşleri nitelediğinden, “iri parlak gözlü eşler” anlamı kazanır. Bu sebeple, pek çok meal ve tefsirde geçen “iri parlak gözlü huriler” ifadesi yanlış bir çeviridir. Çünkü “parlak gözlüler” denince “hur” sözcüğünün lâfızdan yok edilmesi gerekmektedir. Bize göre “huri” sözcüğüyle ilgili bugünkü yanlış inanç da, sıfatların kişileştirildiği bu yanlış çeviriden kaynaklanmaktadır. Bu yanlış çevirinin dayandığı yanlış anlayış ise “hur” ve “ıyn” sözcüklerinin dişi olarak algılanmasıdır ki, eldeki bilgi ve belgelere göre bu algılama hatası ilk olarak Hasan

Basrî ile başlamış, arkadan da yüzlerce yalan ve tutarsız rivayetle desteklenmiştir.

Bu ayet grubunda kimileri tarafından ileri sürülmüş olan bir yanlış anlayış daha vardır ki, ahlâk dışı olan bu anlayış 17. ayette bizim “süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış] çocuklar” olarak çevirdiğimiz ifade ile ilgilidir.

Maalesef bazıları bu ifadenin “sapık erkeklere homoseksüel ilişkileri için verilen oğlanlar anlamına geldiğini ileri sürmüşler ve böyle bir ahlâksızlığı cennetin ödülü imiş gibi göstermişlerdir. Oysa bize göre “süreklileştirilmiş çocuklar” ifadesi “büyümeyen, yaşlanmayan, hastalanmayan, ölmeyen ve bir çocuğun en sevimli çağında, yani 3–5 yaşlarındaki hâlinde olan (robot benzeri) çocuklar” anlamına gelmektedir.

25, 26. ayetlerden anlaşıldığına göre, cennette, içindeki müminleri mutlu edecek her türlü nimetin bulunmasından başka, onları orada rahatsız edecek boş söz, yalan, gıybet, sövgü, gürültü, alay gibi nahoş şeyler de bulunmayacaktır.

  1. ayetin sonundaki “selâm” ifadesinin anlamı “selâm” sözcüğü değil, bunun anlamı olan “sağlam, selim söz” demektir.

19-24Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler;

Allah’a verdiği sözleri yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan,

Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi; iman ve ameli birleştiren,

Rablerine saygıyla, sevgiyle, bilgiyle ürperti duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler,

Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş,

salâtı ikame etmiş [mâlî yönden ve zihinsel açıdan destek olma; toplumu aydınlatma kurumları oluşturmuş, ayakta tutmuş],

kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık Allah yolunda harcamış

ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır.

Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar Adn cennetlerine gireceklerdir. Görevli güçler/ haberci âyetler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabretmiş olduğunuz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”(Ra’d/ 21–24) 

 

Ve Ğaşiye/ 11, Nebe’/ 31–36 ve   İbrahim/ 23.

RAMAZAN AYININ FAZİLETİ

RAMAZAN AYININ FAZİLETİ VE ORUCUN ÖNEMİ

Ramazan ayı, dinimizce yüce ve kutsal kabul edilmiş mübarek bir aydır. Kutsiyeti ve fazileti Kur’an ve sünnetle sabit olan Ramazan ayı zamanda on bir ayın sultanı olara kabul edilmektedir.

Feyiz ve bereketlerle, afv ve mağfiretlerle dolu olan sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın toplum hayatında yoğunluk kazandığı, ibadet hayatımızın zenginleştiği Ramazan ayı, peygamber efendimizin ifadesi ile “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş” olan bir aydır.

Ramazan ayı, kalplerin dirildiği, gönüllerin aydınlanıp coştuğu, nefislerin kırıldığı, insani vasıfların tekrar hatırlandığı manevi yaşamı dolu olan bir aydır.

Bu anlamda Ramazan ayı Allah’ın biz müminlere sunduğu büyük bir ihsanı ve nimetidir.

Çünkü dini hayatımızda önemli bir yeri olan Ramazan ayını, diğer aylardan ayıran ve daha faziletli ve üstün kılan bir takım özellikler ve manevi güzellikler vardır.

Pek çok manevi sonuçlara sebep olan bu özellikler ve güzellikleri şöyle sıralayabiliriz:

1-İnsanlığı, içine düştüğü karanlık ortamdan çıkarıp aydınlığa kavuşturan yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, bu ayda indirilmiştir. Şüphesiz Ramazanın diğer aylara ve zaman dilimlerine oranla dini ve sosyal hayatımızda büyük bir önemi ve yeri vardır.

Bu aya kıymet kazandıran en önemli hadise, Hz. Peygamberin en büyük mucizesi, dünya ve ahiret saadetine götüren, en güvenilir kılavuz olan Kur’an’ın bu ayda indirilmeye başlanmış olmasıdır.

İnsanlığın ufuklarını karartmış olan bilgisizlik, delalet ve vahşet bulutları, bu ayda sevgili peygamberimizin şahsında bütün insanlığa gönderilen Kur’an-ı Kerim’in evrensel mesajlarıyla dağılmış, cehaletin yerini bilgi, haksızlığın yerini adalet ve düşmanlığın yerini de sevgi ve barış almıştır. Kur’an-i hitap, Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirildiği şöyle beyan eder:

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَان

Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 2/185)

Ramazan ayı, Kur’an-ı Kerim ayıdır. Kalplere nur, gönüllere şifa, müminlere rahmet ve bütün insanlığa hidayet olan Kur’an-ı Kerim bu ay içerisinde bulunan Kadir Gecesinde indirilmiştir.

Beşeriyetin ufkunda batmayan bir güneş gibi doğan bu yüce kitap, dünya durdukça da insanlığı aydınlatmaya devam edecektir.

2-Allah’ın alemlere rahmet olarak gönderdiği, yaratılmışların en şereflisi, Allah’ın en sevgili kulu, insanlığın yüksek ve en mükemmel ahlak örneği, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed’e peygamberlik görevi bu mübarek ayda verilmiştir.

O’na bu kutsal görevin verildiği Ramazan ayı, hiç şüphesiz insanlık için bir dönüm noktası olmuştur. İnsanlar bu peygamber sayesinde karanlıktan aydınlığa kavuşmuştur.

3-Bin aydan hayırlı olan “Kadir gecesi” bu ayın içinde yer almaktadır. İdrak edilmesi halinde bin yıl nafile ibadetten hayırlı olan kadir gecesi yine bu mübarek ayda yer almaktadır:

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

“Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” (Kadir, 97/2)

4-İslam’ın beş erkanından biri olan ve müminleri kötülüklerden arındırıp manevi anlamda temizleyen oruç, bu ayda tutulmaktadır.

5-Ramazan ayında cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, ve şeytanlar zincire vurulur. Nitekim; sevgili peygamberimiz bunu şöyle bildirmektedir:

إِذَا جَاءَ رَمَضَانُ فُتِّحَتْ أَبْوَابُ الْجَنَّةِ وَغُلِّقَتْ أَبْوَابُ النَّارِ وَصُفِّدَتْ الشَّيَاطِينُ

 “Ramazan ayı girince cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincirlere vurulur.”(Buhari, Savm,)

Tabi söz konusu bu hadis-i şerifte şu vurgulanmak istenmiştir. Ramazan ayında mümin kendisini cennete götürecek ibadetler ve iyi işler yaptığı için cennet kapıları ona açılmış, kendisini cehenneme sürükleyecek kötülüklerden uzaklaştığı için de cehennem kapıları onun için kapanmış olacaktır.

Yine bu ayda münin, nefsinin kötü arzularına ve şeytanın isteklerine uymayacağı için, şeytan zincire vurulmuş  gibi olacağından artık oruçluyu aldatamayacak ve ona olumsuz bir etki yapamayacaktır.

Hz. Peygamber ramazan ayı girerken ashabına hitap ederek ramazan ayının kutsiyet ve faziletini şöyle belirtmiştir.

Ey insanlar! Yüce ve mübarek bir ayın gölgesi üzerinize bastı, o ayda bir gece vardır ki bin aydan daha hayırlıdır.

Allah o ayda oruç tutmayı farz kıldı. Geceleyin ibadet yapmayı nafile kıldı.

O ayda bir farz işleyen diğer aylarda yetmiş farz işlemiş gibi sevap alır. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir. O, yardımlaşma ayıdır. O ayda müminin rızkı bollaştırılır. O ayda kim bir oruçluyu iftar ettirirse bu, günahlarının bağışlanmasına ve cehennemden kurtulmasına sebep olur. Aynı zamanda oruçlunun sevabı kadar sevap verilir. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey noksanlaşmaz. O öyle bir aydır ki evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden ateşinden kurtuluştur.”(Terğib ve Terhib, II, 430/13)

Evet ramazan ayı, manevi hayatımızda seçkin yeri olan bir aydır.

Ramazan  ayı, rahmeti ve bereketi bol bir aydır. Bu ayın gelmesi ile iyilikler çoğalır, kötülükler  azalır, yoksullara  ve düşenlere yardım elleri uzanır, Hem de yapılan hayır ve  hasenatların diğer aylara nazaran  kat kat  sevapları ve mükafatı söz  konusudur.

Ramazan  ayı, hac ibadeti  hariç İslam’ın  beş  erkanından dördünü  edâ ettiğimiz ve  ibadetlerle  süslediğimiz müstesna bir zaman dilimidir.

Ramazan  ayı, her  yönüyle birlik beraberlik  ve kardeşlik  duygularının  nazariyeden  fiiliyata döküldüğü  ve daha da güçlenerek  pekiştiği  bir aydır. Bu  ayda  farz  namazlara  ilaveten kılınan  teravih  namazlarında, dünyevi makam, mevki ve maddi  farklılıklar  cami dışında bırakılarak  zengin- fakir, amir-memur, işçi- işveren, hoca- talebe, ihtiyar-genç. Bütün insanlar aynı safta omuz  omuza  durmaktadırlar. İşte bu  yakınlık, farklı toplum  katmanlarını  birbirine yaklaştırır. Onlar arasında  bulunan kin, husumet.ve dargınlıkları izale  eder. Aralarında sevgi ve saygı  bağlarını  güçlendirir.

Resul-i  Ekrem  Efendimiz ( sav )’in şu veciz  sözü, bu mübarek ayın ulviyetini ve kutsiyetini en güzel  bir şekilde ifade itmektedir.

“Ümmetim  Ramazan’ın  faziletini tam olarak  bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temenni ederlerdi.” ( Diyanet  İlmi Dergi, VIII,  sayı 90- 91,s. 343.)

Kısaca  belirtmek  gerekirse  Ramazan  ayı, ibadetler, iyilikler huzur ve manevi mutluluk mevsimidir. Adının bir anlamı da günahları yakmak olan Ramazanı   günahlarımızı  yakmalı sevaplarımızı  artıracak şekilde geçirmemiz  lazım. Bunun  içinde bu ayda farz kılınan oruç ibadetini eda  etmemiz  lazım.

ORUCUN  ÖNEMİ                        

İbadetlerin  hikmet ve gayelerinin  birisi  ve en önemlisi “nefsi tezkiye, ruhu tasfiye”dir. Yani insanı terbiye etmek, bütün imkan ve  kabiliyetlerini  hayra, iyiye  yöneltecek  hale getirmektir.

Oruç, insanın  Allah’a  itaat  ve  teslimiyetle  bağlandığı ve  bu  sayede azim ve iradesinin güçlendiği  bir  ibadettir. Oruç, Allah’ın ihsan  ettiği nimet ve faziletleri tercih ederek bedeni arzuları yenmek ve nefsi  baskılara  tahammül etmek  demektir. Orucun esas gayesi, insanlara nefsi  ve bedeni  arzularını yendirerek irade ve şahsiyetini güçlendirmek ve böylece ahirette  taktir olunan nimetlere nail olmaktır.

Psikolojik açıdan incelendiğinde görülecek ki oruç, beden ve ruh dengesini sağlayan en kolay ve en pratik bir araç ve ibadettir. İnsan, beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. İnsan, varlığını meydana getiren bu iki unsurdan biri lehine veya aleyhine dengesi bozacak olursa, mutlaka huzursuz olacak ve bu rahatsızlığı daima hissedecektir. İşte oruç, beden ve ruh dengesini sağlayan en kolay ve en pratik bir araç ve ibadettir. İnsan hem ruh hem beden dengesini sağlayan bu muazzam ibadet Muhammed (sav) ümmetinden önceki ümmetlere de farz kılınmış, biz Müslümanlara da hicretin 2. yılında İslam’ın beş erkanından biri olarak farz kılınmıştır.

Nitekim Allah-u Teala bunu Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz..” (Bakara, 2/183) Peygamber efendimiz de orucun farziyetini şu mübarek sözleriyle dile getirmiştir:

 

بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَالْحَجِّ وَصَوْمِ رَمَضَانَ

İslam beş temel üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka ilah olmadığına ve kendisinin O’nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık etmek, namaz kılmak, zekat vermek, ramazan orucunu tutmak ve gücü yetenler için hacca gitmektir.” (Buhari, İman, 34-40; İlim, 25)

Orucun farz kılınmasındaki hikmet, pek aşikardır. Şüphesiz Allah’ın kullarına emrettiği ve caiz gördüğü şeylerde kulları için mutlaka bir yarar vardır. Yasakladığı işlerde ise mutlaka insanların zararına bir şey vardır. Biz bunları bilmesek de muhakkak hikmetleri vardır.

Oruç ibadeti de, insanlar üzerinde maddi ve manevi bir çok faydaları olduğundan Allah tarafından önceki ümmetlere farz kılındığı gibi bize de farz kılınmıştır.

Oruç ibadetinin insanlara sağladığı faydaları şöyle özetleyebiliriz:

-Allah’ın rızasını kazanmak:  Her şeyden önce oruç Allah’ın rızasını kazanmaya vesiledir. Çünkü bütün ibadetlerden maksat Allah’ın rızasını kazanmaktır. O’nun rızası ise her şeyin üstündedir.

Oruç, riyanın en az karışacağı bir ibadet olduğu için ancak Allah rızası için tutulur. Allah’ın rızası olmazsa hiç kimse ria yakınlıkta  olsa sabahtan akşama kadar aç kalmaz, kalamaz. Kişi orucu bu niyetle tutuğu zamana Allah indinde sevabı büyüktür. Nitekim sevgili peygamberimizi bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Oruç benim içindir, onun karşılığını ben vereceğim.” (Buhari, Savm, 2)

-Oruç günahları bağışlatır: Oruç ibadeti yerine getirildiği zaman Allah’ın rızasına ulaştırdığı gibi aynı zamanda daha önce işlenmiş günahların da bağışlanmasına vesile olur. Hz. Peygamber efendimizi bir veciz sözünde buna şöyle işaret etmektedir:

مَنْ صَامَ رَمَضَانَ إِيمَانًا وَاحْتِسَابًا غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ

“Kim inanarak ve mükafatını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” (Riyazüs Salihin, II, 489, Had. No. 1223)

-Oruç tutan cennete Reyyan kapısından girer:  Oruç tutmanın bir mükafatı da, oruç tutanın kıyamet gününde kendileri için özel olarak ayrılan “Reyyan” denilen kapıdan cennete girecekleridir.

Resulu Ekrem efendimiz Reyyan kapısı hakkında şöyle buyurmuştur:

إِنَّ فِي الْجَنَّةِ بَابًا يُقَالُ لَهُ الرَّيَّانُ يَدْخُلُ مِنْهُ الصَّائِمُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Cennette Reyyan denilen bir kapı vardır ki kıyamet gününde oradan sadece oruçlular girer. Onlardan başkaları girmez.” (Buhari, Savm, 4)

-Oruç kişiye sabrı öğretir: Oruç, insana sabır ve tahammülü öğretir. Hayat içerisinde zahmetle rahmet, acı ile tatlı, mihnet ile nimet bir arada bulunur.  Çoğu kere nimet ve rahmete ulaşmanın yolu zahmet ve mihnetlere katlanmaktan geçer. Bu yönüyle sabır ve tahammül başarı ve zaferin anahtarıdır.

İnsanın sabra ihtiyacı, sadece zorluk ve sıkıntılarını aşmak için değildir. Genişlik ve rahatlık zamanlarında da insan, elindeki nimetlerle şımarmak, onları harama ve isyana vasıta yapmamak için sabra muhtaçtır.

İşte oruç, insanı güçlüklere katlanmaya ve meşakkatlere karşı tahammüle alıştırır. İnsanda sabır duygusunu geliştirir ve olgunlaştırır. Bu sebeple Peygamber efendimiz: “Oruç sabrın yarısıdır.” (İbn Mace, Sıyam, 44)

-Oruç nefsi terbiye eder: Oruç, insanı kötülüklerden uzaklaştırır, iffetini korur. Ramazan orucunun farz olduğunu bildiren ayetin sonunda bu husus açıkça belirtilir. “Umulur ki oruç sayesinde kötülüklerden korunursunuz.”(Bakara, 2/183) Hz. Peygamber de evlenmeye gücü olmayan gençlere şehvetlerinin kırılması için oruç tutmalarını tavsiye etmiştir. “Kimin evlenmeye gücü yetmezse oruç tutsun; çünkü oruç insanın şehvetini kırar.”   (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 255, Had. No. 904)

Bazen insan çeşitli sebeplerden dolayı evlenme imkanı bulmaya bilir, yada uzun müddet ailesinden uzak kalabilir. Bu sebeple karış cinse rağbeti artabilir. İşte peygamber efendimiz bu durumda insanın iffetini muhafaza etmesi için oruç tutmasını tavsiye etmiştir. Çünkü oruç şehevi arzuları kırar, gem vurur.

-Oruç nimetin kadrini bildirir: Denizdeki balıklar suyun kendileri için ne kadar önemli, hayati bir nimet olduğunu suyun içerisinde iken anlayamazlar. Ancak sudan mahrum olunca anlarlar.

İnsanlar da Allah’ın cömertçe vermiş olduğu sayısız nimetlerden ve güzelliklerden faydalanırlar, yerler, içerler. Fakat bunun yokluğunu ve sıkıntısını çekmedikleri için kadrini hakkıyla bilemezler, anlayamazlar. Bu sebeple ramazan ayı boyunca aç ve susuz kalan insan, Allah’ın vermiş olduğu sayısız nimetlerin kadrini bilir, O’na şükreder.

-Oruç fakirlere yardımı hatırlatır:  Oruç sayesinde insanın merhamet duyguları kabarır. Yoksullara acır, merhamet ve yardım eder. İnsanda merhamet hissi elemden doğar, hastalanan kimse hastaların halinden anlar, aç açın halinden anlar. Bu yönüyle oruç, insanda acıma ve merhamet duygusunu geliştirir. Kendinden yukarıya değil, kendinden aşağıya bakmasını öğretir. Kişi oruç vesilesiyle aç ve susuz kaldığından ekmeğe, suya muhtaç insanların halini düşünerek onlara yardımcı olur.

-Oruç insanın sağlığını korur: Orucun sağlık ve tedavi yönünden de önemi büyüktür. Peygamberimiz: “Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız.” (Keşfü’l-Hafa, II, 33)

İnsan vücudunun bütün gün çalışarak yorulan organları uyku ile dinlendiği gibi, bir yıl durmadan çalışan mide ve sindirim organları da oruç sayesinde dinlenir ve görevlerini daha iyi yapma imkanı kazanır.

Günümüzde yaygın olan kalp, tansiyon ve şeker gibi hastalıkların en önemli sebepleri arasında aşırı beslenme ve buna bağlı şişmanlık olduğu ve pek çok hastalığın tedavisinde perhiz tavsiye edildiği bilinmektedir. Oruç tutanların tecrübeleriyle sabittir ki, ramazan ayında dinlenip temizlenen vücut makinesi senenin diğer aylarında daha sağlıklı ve verimli çalışmaktadır.

Nitekim batılı bilim adamları peygamberimizin bu hadisini teyit edercesine orucun sağlığa iyi geldiğini bildirmektedir.

Fransız prof Pier Mulen şunları söyler: “İslam dünyasının en yararlı kurumlarından biri oruçtur. Oruç, bedenin hem fiziksel, hem ruhsal dinlenişidir. Dokuları temizler, birikmiş toksinleri, zehirleri atar. Müslümanlar böylece her yıl bir ay bedenlerini dinlendirirler. Hıristiyan dininde orucun bulunmaması büyük bir kayıptır.” (DIB aylık dergi, Ocak 1999, 719

-Oruç bedenin zekatıdır: Zekatın malı temizlediği gibi oruç da vücudu temizler. Hadis-i şerifte: “her şeyin bir zekatı vardır. Bedenin zekatı da oruçtur.” Buyrulmuştur.

-Oruç kişiyi bir kalkan gibi cehennemden korur: Allah için ihlaslı tutulan oruç, sahibini cehennem ateşinden korur. Peygamber efendimiz orucun bu yönü hakkında şöyle buyurmuştur: “Savaşta sizden birinizi koruyan bir kalkan gibi oruç da cehennemden koruyan bir kalkan, ateşe karşı bir siperdir.” (Buharı, Savm, 2) Savaş meydanında kalkan savaşçıyı düşman tarafından gelen ok ve benzeri tehlikeli şeylerden koruduğu gibi oruç da insanı dünyada cehenneme götürecek günahlardan, ahirette ise cehennem ateşinden korur.

Çünkü oruç tutan kimse devamlı Allah’a karşı ibadet yapmanın bilinci ve şuuru içerisinde olduğu için günahlardan kaçınır. Bu sebeple oruç, insanı şehvet oklarına, nefis oklarına ve şeytanın zehirli oklarına karşı korur.

Ancak kalkanın insanı düşman oklarından koruyabilmesi için sapasağlam olması gerekir. Bunun gibi orucun da insanı cehennem ateşinden koruyabilmesi için adabına riayet edilerek tutulması gerekir.

-Oruç tutan orucun şefaatine nail olur: Allah-u Teala kıyamet gününde Kur’an’ın ve orucun şefaat etmesine izin verecektir. Nitekim Hz. Peygamber bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Oruç ve Kur’an kula kıyamet gününde şefaat edecekler.” (el-Fethu’r-Rabbani, IX, 216)

-Oruç tutanın duası makbuldür: Ramazan ayı rahmet ve mağfiret ayıdır. Allah’ın rahmetinin, feyiz ve bereketinin taştığı bütün müminleri kuşattığı bir aydır. Bu ayda ona açılan eller boş çevrilmez. Resül-ü Ekrem efendimiz buna atıfta bulunarak şöyle buyurmuşlardır: “Üç kişinin duası geri çevrilmez. İftar edinceye kadar oruçlunun, adaletle hükmeden devlet başkanının, zulme uğrayanın duası.” (Müsned, II, 445)

-Oruç kişinin ahlakını güzelleştirir: Oruç, fertlerin ahlakı üzerinde olumlu ve derin tesirler bırakır. Oruç, kalpteki katılığı yumuşatır, şefkat ve merhamet duygularının kalbe yerleşmesine vesile olur. Nefsin kötü arzularını kontrol altına alarak kişiyi ruhen yükseltir, ahlaken olgunlaştırır. Kafalara sosyal adalet fikrini, gönüllere şefkat ve merhamet duygularını yerleştirerek kişiyi maddeye bağımlılıktan kurtarır.

ORUÇLU NELERE DİKKAT ETMELİ?

Ramazan ayında oruçlu olan kimse, orucu bozacak maddi şeylerden kaçınması ne kadar önemli ise, orucun manasını bozan sevabını götüren, İslam ahlakına aykırı davranışlardan sakınmak da o kadar önemlidir.

Sevgili peygamberimiz veciz bir sözünde buna işaret ederek şöyle buyurmuşlardır: “Gıybet ederek insanların etini yemeyi sürdürenler gerçek anlamda oruç tutmuş olamazlar. “(el-Musannaf, 2/272)

Bir başka sözünde de şöyle buyurmuştur: “Kim ki yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmaz ise Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez.” (Ebu Davud, II, 307, Had. No. 2362)

Dolayısıyla oruç önemli bir ibadettir. Bu ibadet esnasında başkalarını çekiştirmek, tartışmak, gönül kırmak, yalan, iftira, gıybet, dedikodu… gibi dinimizin yasakladığı çirkin davranışlarda bulunmak, ibadet kavram ve şuuru ile bağdaşmaz. Nitekim Peygamber efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Nice oruç tutanlar vardır ki tuttukları oruç karşılığı elde ettikleri şey, aç kalmış olmaktan ibarettir.” (Keşfü’l-Hafa, I, 425)

Sonuç olarak ramazan ayı, müminin yıllık hayatında önemli bir dönem, onu hakkıyla değerlendirmesi ise bir vazifedir.

Ramazan ayı insanların kendilerini hesaba çekmeleri, hatalarını fark etmeleri ve günahlarından tevbe edip Allah’a dönmeleri için bir fırsattır. Bu mübarek ayda Allah’ın ibadet olarak emrettiği oruç ise insana inandığını yapma ve yaşama iradesini kazandıran ruhi ve nefsi bir eğitimdir. Hakkıyla eda edildiğinde Allah’ın rızasına ve sevabına ulaştırır. Her Müslüman ramazan ayının kıymetini ve faziletini idrak ederek bu müstesna ayı dolu dolu değerlendirmeli, mükafatı Reyyan kapısından cennete girme olan oruç ibadetinin de önemini kavrayıp hakkıyla eda edip Allah’ın mükafatına nail olmalıdır.

Bu kadar feyizli ve bereketli bir ay ve ibadet yılda bir sefer geldiğine göre avucumuzun içinden kaçırmayalım.